Türk edebiyatının Akdeniz kıyıları

20/11/2007 · Kategori: Ortaya Karisik

Türk edebiyatının Akdeniz kıyıları

Akdeniz, Türk edebiyatı için her zaman esin kaynağı oldu. Yahya Kemal ve Yakup Kadri’nin çevresinde gelişen ‘Nev-Yunanilik’ hareketinden başlayarak Mavi Anadoluculuk Akımı’na kadar pek çok şairi/yazarı etkileyen Akdeniz duyarlılığının edebiyatımızdaki serüvenine bir kuşbakışı...

Edebiyatı adlandırmak, bir üst başlıkla nitelemek eksik kalmaya mahkûm bir genelleme, bir açıdan da indirgeme riskini taşır. Diğer yandan yazının bağımsız düşünülemeyeceği ve zorunlu bir niteleme açısından belirleyici iki temel etki alanı olduğu da şüphe götürmez: zaman ve coğrafya... Türk edebiyatı özelinde coğrafyaya ya da mekana değin yapılacak bir tanımlamada, Akdeniz edebiyatı çatısı altında olan unsurlardan, bu bağlamda da coğrafi bir etkilenimden söz etmek mümkün. Bununla birlikte Türk kültür ve edebiyatı açısından Akdeniz’in bir coğrafi tanımlamanın ötesinde, Akdeniz Havzası’nın kültürel mirası açısından da sembolik bir önemi var.

Akdeniz Havzası, üç kıtayla sınırlanan ve üç kıtayı sınırlayan bir kültür coğrafyası olarak tüm bu etki alanlarını kültürel mirasında eritmiş ve bu bağlamda temsil ettikleri Türk kültür ve edebiyatı açısından çeşitli tartışmalara ve hareketlere de zemin olagelmiş. Bu tartışmaların zeminini oluşturan Yunan-Latin kültürünün, Türk kültür ve edebiyatına somut etkisi Tanzimat döneminde Batı edebiyatından yapılan ilk çevirilerle nüfuz etmeye başlar. Bu etkinin Tanzimat dönemi yazınına etkisi Ahmet Mithat, Recaizade Mahmut Ekrem gibi birçok Tanzimat yazarının eserlerinde doğrudan görülürken; bu etki zaman içinde özümsenmiş olarak Türk edebiyatına yansır.

Edebiyatımızda Nev-Yunanilik

Bu bağlamda kültürel alanda gelişen bir tartışmanın da doğduğu görülür: Nev-Yunanilik. Yahya Kemal ve Yakup Kadri etrafında gelişen bu hareket, Yahya Kemal’in 1912 yılında yurda dönmesinin ardından gelişti ve şiire klasik bir temel arama amaçlı bir akım olarak da Türk edebiyatında yerini aldı. Nev-Yunanilik, Türk kültür tarihi açısından etkileri daha sonra da sürecek bir tartışmanın ilk ateşleyicisi oldu.

Yunan sanatından hareketle yeni bir şiir tarzı benimsenmesini de öngören Nev-Yunanilik akımının birlikte anıldığı en önemli adlardan Yahya Kemal’in şiirine de bu akımın pratikteki etkisinin yansıdığı görülür. Diğer yandan Yahya Kemal, “Biz medeniler, Akdeniz etrafında bir havuzun kenarındaki kurbağalar gibidir” diyerek Türk medeniyetini böylece coğrafi olarak da konumlandırır. Nev-Yunanilik akımının diğer öncüsü olan Yakup Kadri’nin yazınının da Yunan-Latin medeniyetinin, Akdeniz kültürünün etkisini ve Yunan mitolojisinden öğeleri barındırdığı söylenebilir.

Nev-Yunanilik akımını, Türk kültür ve edebiyat tarihi açısından oldukça önemli olan bir başka akıma Cevat Şakir Kabağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat ile anılan Mavi Anadoluculuk akımına eklemlemek mümkün. Nev-Yunanilik akımının en önemli temsillerinden olan hümanizma, Mavi Anadoluculuk akımının da odağında yer alır. Bu bağlamda her iki akım da hümanizmaya kurdukları “kültür projesinin” içinde önemli yer ayırır.

Mavi Anadoluculuk akımının öncülerinden Sabahattin Eyüboğlu, Mavi Anadoluculuk’la, Nev-Yunanilik çizgisinin sürmekte olduğunu, bu çizginin temsilcilerinden Yahya Kemal’e atfen söylediği şu cümlelerle de ortaya koyuyor: “Ne Abdülhak Hâmid, ne Tevfik Fikret, ne Ahmet Haşim, Frenk şiirini Türk özüne karıştırmakta onun erdiği kemale erememişlerdir. Onlarda birleşen iki âlemin Frenk şuuru ile Türk kıymetlerinin ek yerlerini bulmak mümkündür. Yahya Kemal’de ek yeri yoktur.”

Söz konusu “ek yeri”, tam da iki akımın da tanımlamaya çalıştığı “milli kültür”de de bulunmamaktadır. Sabahattin Eyüboğlu’nun “eriten biziz, eriyen de” şeklinde tanımladığı pota, bu akımlar bağlamında “Akdeniz medeniyeti” olarak karşımıza çıkacaktır. Mavi Anadoluculuk, Batı medeniyetinin temelindeki Yunan ve Hıristiyan kökenli bütün değerlerin gerçek kaynağının Anadolu olduğu savından hareket eder. Bu akımın öncüleri, Rönesans uygarlığının temel eserlerini de çevirerek, bu iddialarını geliştirmişlerdir. Eyüboğlu Mavi Anadolucular’ın daha çok siyasi ayağını temsil ederken; Halikarnas Balıkçısı’nın hareketin edebi yönünü temsil ettiği görülür.

Sabahattin Eyüboğlu, Bizim Anadolu adlı yazısında, Mavi Anadoluculuk akımının savunusunu ve özümsediği değerleri şöyle dile getirir: “Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, anayurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş.” Eyüboğlu’nun ortaya koyduğu tanımlamanın günümüzde çok, ancak belki de yanlış coğrafyalar için kullanıldığından yıpratılmış bir tanımlama ile “eritme potası” tanımıyla karşılandığı görülür. Mavi Anadoluculuk, coğrafi bir sınırlamanın ötesinde dilde sadeleşme, Batılı bir eğitim ve Batı kaynaklarından yararlanma, edebiyat ve sanatta yenilenme, taassubun karşısında durma gibi açılardan da bir yandan Cumhuriyetin resmî ideolojisiyle uyum gösterir.

Medeniyetler İttifakı’ndaki Akdeniz

Nev-Yunanilik ve bu çizgide gelişen Mavi Anadoluculuk akımlarının, bugün sadece “mavi tur”ların esin kaynağı olmuş, sembolik bir yaklaşımdan ibaret kalmadığı söylenebilir. Zira özellikle Mavi Anadoluculuk akımı “milli kimliği” tanımlama ve yeniden yaratma ya da özünde bir köken tartışması olarak değerlendirildiği gibi, günümüzde de etkisini benzer çizgideki savlar ve girişimlerin kökeni olarak sürdürmektedir. Örneğin, son dönemde, küresel bağlamda bir alternatif olarak geliştirilme amacıyla ortaya koyulmuş ve Türkiye’nin İspanya ile eşgüdümlü olarak yönlendirdiği “Medeniyetler İttifakı” projesi de bu çizgiye eklemlenecek nitelikler içerir. Bu girişim Batıyı ve Doğuyu kültürel miraslarına dayalı olarak tanımlıyor ve Samuel Huntington tarafından geliştirilen ve birçokları tarafından küresel düşmanlığı ve kutuplaşmayı perçinlediği düşünülen “Medeniyetler Çatışması” savına bir alternatif oluşturuyor.

Bu “ittifak” düşüncesinin yine Anadolu topraklarında ve Akdeniz Havzası’nda yeşermiş olması son derece önemlidir. Bu girişim, aynı zamanda küresel bazda uzlaşının Anadolu topraklarının barındırdığı ve harmanladığı Doğu ve Batı’ya ait değerlerin uzlaşısıyla sağlanabileceğine de atıf yapar. Akdeniz Havzası’nın kültürel değerlerini birleştiren ve aynı çizgide gelişen bu yaklaşımların henüz bir ideolojiye dönüşmüş olduğu söylenemese de, görülmektedir ki Akdeniz’in çokkültürlülüğü hâlâ uygarlık şafağını ve umudunu dünyaya yayan bir coğrafya olmayı sürdürmektedir. (RÜYA KARLIOVA)

Sayı: 22
Bölüm: Kapak

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Akdeniz’de edebiyat, edebiyatta Akdeniz

20/11/2007 · Kategori: Ortaya Karisik

Akdeniz’de edebiyat, edebiyatta Akdeniz

ADNAN ÖZER - RÜYA KARLIOVA
Yarın başlayacak TÜYAP Kitap Fuarı'nın ana teması ‘Akdeniz'de Edebiyat, Edebiyatta Akdeniz’ olarak belirlenmişti. Akdeniz ve edebiyat; bu iki güzel kelime yan yana gelince zengin çağrışımlar uyandırıyor. Edebiyatın sıcak coğrafyasını, ülkemizde Akdeniz edebiyatını en iyi bilenlerden, şair Adnan Özer yazdı.

Coğrafyaya dayalı anlatımlar, alışılageldik biçimde, denizlerle çevrili yerlerden/alanlardan bahsetmektedir. Biz karalarla çevrili bir alandan bahsedeceğiz: Mediterraneus, Latince’de ‘karalarla çevrili alan’ anlamına geliyor; biz Akdeniz diyoruz. Batı medeniyetine tükenmez bir kültür kaynağı sunan bu yeryüzü verimi aynı zamanda geniş bir kavramdır. Birbirine ilham olan gelişmelerle bir medeniyet havzasının oluşumu ve bizatihi bu gelişmelerin dinamiği bizi Akdeniz kavramına yaklaştırır. “Bu gelişmeler ve onların dinamiği nedir?” diye sormadan önce buradaki insanî iletişimin üzerinde durmak gerekiyor. Hümanizmin özü ve işlevini de ortaya koyan bu iletişim, yazı vasıtasıyla gerçekleşmiş, metinler vasıtasıyla dostluk kurulmuştur. Bu dostluk, her türlü rekabete, savaşlara rağmen taraftarlarını kendi dostluk kurucu yörüngesinde çoğaltmış, bir deyişle metin sevgisi birliği oluşmuştur. Okuma-yazma öğretiminin ilk sonucu, bu birliğin temelini atmış olmasıdır. Felsefe, söylevlerden yazıya geçince bilgelik sevgisi üzerine söylevler bu sefer herkesi bu sevgi etrafında birliğe çağıran metinler, bu dostluğun vasıtaları, kurucuları olagelmiştir. Bir örnek vermek gerekirse, ünlü klasik Yunan düşünürü Porphyrios’un Isagoge başlıklı bir metni vardır. Porphyrios yazı ruloları üzerinde kaleme aldığı bu metinde Aristoteles’i yorumlamış. Bu metnin Latinceye ve Arapçaya çevrilmesi hemen hemen aynı dönemde olmuş. Bu, metin sevgisi birliğinin girişimidir. Bununla kalınmamış; bu metin (ya da kitap) sonradan bu çeviriler üzerinden, Batı’da Romalı Hıristiyan düşünür Boetius, Doğu’da Arap düşünür Seyyid Cürcani tarafından yorumlanmıştır.

Dostluk kurucu olarak edebiyat

Yazılı tür olarak edebiyat ve felsefe bu sevgi birliği sayesinde İskenderiye’den Anadolu’ya, Anadolu’dan Atina’ya, oradan da Roma’ya ve Greko-Latin dünyasının Peninsula’daki uçlarına, Rönesans Avrupasına bir iletişim ve dostluk kurma biçimi olarak taşındı. Taşınırken kanonik okuma biçimini de oluşturdu. Ölçülere dayalı okuma kültürü, buna uygun pedagoji ve estetik kavrayışlarla gelişti. Okumada -tabii yazmada da- din dışı bir zamansallıktan bahsedebiliyoruz. Batısıyla-doğusuyla Akdeniz, bu kültürü meydana getirmiştir. Burada, Arap, Fars ve Anadolu tasavvufunun kanonik okuma cetveli içinde olduğunu da belirtmeliyiz. Batılı incelemelerin aşırı Hıristiyan yorumuna dayalı pek çok örneğinde bu türlü dolaşıma pek yer verilmez. Orta-Avrupa hegemonik düşüncesi, İspanya ve Portekiz’i geçiştirmek pahasına kanonun oluşumunu ve işleyişini kendince yorumlar. Oysa sadece Toledo Çevirmenler Okulu bile bu yorumların gerçeği karartmacılık girişimlerden olduğunu açığa çıkaracaktır. İber Yarımadası’ndaki Toledo’da ne olmuştu? 11. yüzyıldan 12. yüzyıla kadar süren Endülüs İslam Medeniyeti’nde -Muhammed Abid El Cabiri’nin deyişiyle Arap-İslam aklının doruğu- Ortaçağ Avrupası’nın Latin düşüncesini besleyen çeviri faaliyeti yürütülmüştü. Çok daha gerilere giderek Doğu Akdeniz -Altın Hilal- tarafından bir örnek verelim: Grek-Roma döneminin aşk felsefesinden tüm Avrupa’ya geçen iki miras var; ayrı mizaçlarda yakınlıklar ve çekimler ile astroloji. Astroloji, Babil’den geliyor. Herakleitos, logos’u bir uyum ilkesi olarak ortaya koyarken Eski Mısır’da tektanrıcılığa gidişten, Dante saraylı aşkı skolastik ilahiyata katarken Endülüs aşk düşüncesinden, Kastilyan (İspanya) lirik şiirinin zehel adlı Arap şiir tarzından yararlanması Akdeniz metin sevgisi birliğinin kapsamını ortaya koyan örneklerden sadece birkaçıdır. Bu birlik, taşınabilir yazı rulolarının Mediterraneus kıyılarında zamanlar, diller, kültürler, dinler içinde dolaşımıyla gerçekleşti. Kitap fuarları, Akdeniz metin sevgisi ve kitap dostluğunun ortaçağın sonlarında Almanya’da kitap eleştirisi pedagojisiyle kamusallaşmasının, piyasa oluşturmasının sonucudur diyebiliriz.

Akdeniz neresi?

Akdeniz’in sınırları coğrafi olarak belirlenir ancak konuya göre değişir. Fernand Braudel gibi Batılı araştırmacılar tarihsel miras üzerinden sınırları tespit ederler. Burada konunun başlangıcı, tek tanrılı dinlerin oluşumudur. Aşk düşüncesini izleyerek de sınırlar belirlenebilir. Edebiyata yakın olan da budur. Bu yaklaşım Akdeniz edebiyatını, edebiyatta Akdenizli kimliğini ortaya koyabilmek için iyi tekniklerden biri olarak düşünülür. Aşk düşüncesinin Akdeniz’de geçirdiği serüven; tek insan-karşı cinse olan aşktan başlayarak, Teocritos’un pastoral şiirleri (peri kızlarına âşık olan çobanlar ile ilgili) Latin Roma aşk düşüncesi, Dante’nin mistisizmi, Provans aşk şiirleri (Endülüs Arap şiirinden etkilenen), Bizans Roman kompozisyonları ve 12. yüzyılın ikinci yarısında kurgu düzyazının ortaya çıkmasından realizme kadar bizim için kodlar barındırır. Özetlemek gerekirse, ‘edebiyatta Akdenizlilik’in özellikleri; cismanî ve ruhanî aşk anlayışlarında üç semavî dinin çatışmaları ve birbirlerini etkilemeleri, bunun dinamiği, Orta-Avrupa ödev ahlakı yerine daha hazcı bir gevşeklik, hemen her şeyin zıttı ile birlikte yaşanması, güzellikten zevk alma ile güzellik düşüncesinden zevk alma, mistik ile erotik olanın yazınsal bir dekadans oluşturmadan bir arada olabilmeleri, lirizm ve şiirsellik şeklinde sıralanabilir.

Akdeniz şehirleri ağında üç imparatorluğun başkenti İstanbul üzerinden bir ağ kuracak olursak, İskenderiye, Lazkiye, Atina, Roma ve Marsilya; bunlar, İstanbul’un şehirleridir. Akdeniz edebiyatının… TÜYAP Kitap Fuarı’nın konusunun Akdeniz olması kitap dostluğu içinde yabancı bir tema, iç denizin rutin bir iç etkinliği olarak görülmemeli. Türkçede klasikler bir yana modern ve yakın dönem Akdenizli yazarlar gecikmeden yer aldılar. Kavafis, Taha Hüseyin, Seferis, Cesare Pavese, Albert Camus, Unamuno gibi. Şimdi okurlar için yeni isimler önerelim: Valencialı Manuel Vicent, Barcelonalı Quim Monzo, Yunanistan’dan Rhea Galaniki, Mısır’dan Edwar El-Şarrat, Fas’tan Muhammed Şükri ilk akla gelen romancılar. (ADNAN ÖZER)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Geçmişin dili çözülüyor Osmanlıca geri dönüyor

20/11/2007 · Kategori: Ortaya Karisik

Geçmişin dili çözülüyor Osmanlıca geri dönüyor

RAHİME SEZGİN - BÜNYAMİN KÖSELİ
Beyazıt’ta Divan Yolu’ndan Gülhane’ye doğru ilerlerken, sağlı-sollu birçok yerde “Osmanlıca kursu kayıtlarımız başlamıştır” ilanları ilişir gözümüze. Aslında bu, yeni bir durum değil.

Sultanahmet, Süleymaniye bir anlamda Osmanlıcanın varlığını sürdürebildiği ve meraklısı ile buluşabildiği semtlerdir. İnsanlardan uzak düşürülen, araya mesafe konulan Osmanlıca bu semtlere hapsolmuştur demek pek de yanlış olmaz. Zira bugün Osmanlıca birçok kişi tarafından yabancı ve bambaşka bir dil olarak algılanıyor. Halkın penceresinden durum böyleyken akademi dünyasında da çok iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değil. Tarih, edebiyat, siyaset bilimi ve daha birçok alanda çalışan akademisyenlerin çoğu Osmanlıcaya hâkim değil. Osmanlıcanın bu kadar uzağına düşmenin yanlış olduğu geç olsa da anlaşıldı. Bu yüzden bir dönem sadece muhafazakâr kesimin iltifat ettiği Osmanlıcaya bugün farklı kuruluşlar da sahip çıkmaya başladı. Yapı Kredi Yayınevi’nin Beyoğlu’nda Osmanlıca dersleri vermeye başlaması da bunun bir kanıtı. Osmanlı medeniyetinin birikimini bugüne aktarmak, geçmiş ile bağımızı yeniden kurabilmek için Osmanlıcaya bir yöneliş başladı.

Osmanlıca bilmek belirli bir dönemin belirli bir zümresi için her zaman bir değer ve anlam ifade etti. Fakat harf devrimini takip eden zaman zarfında Osmanlıca, popüler olmak şöyle dursun, hasır altı edilen ve resmi ideoloji eliyle unutturulan bir ‘şey’ oldu uzun bir süre. Osmanlıca modası geçmiş, bilinmesi çok da elzem olmayan, idealist küçük bir topluluğun ilgilendiği bir uğraş idi artık. Hatta Osmanlıca zihnimizde farklı bir dil olarak yer aldı. Nasıl öğrenileceğine dair bir fikrimiz olmasa bile uzaktan oldukça zor görünen ‘yabancı’ bir dil olarak... Bu yüzden de Osmanlıca öğrenmek zahmetine girmeyi çok düşünmedik. Osmanlıca, bazı fakültelerin çeşitli bölümlerinde çok derine inmeden öğretilen, birkaç vakfın çalışmaları ile gönüllü öğrencilere aktarılan bir dil haline geldi. Yakın zamana kadar Osmanlıcanın Türkçe, Arapça ve Farsçanın bir araya gelmesi ile oluşan bir dil olduğunu çoğu kişi bilmiyordu.

Fakat tüm bu olumsuz yargılar yavaş yavaş yıkılıyor. Sayıları hızla artan Osmanlıca kurslarına taleplerde yaşanan yoğunluk bunu açık bir şekilde ortaya seriyor.

Osmanlıca kursu veren en köklü mekanlardan biri Kubbealtı Akademisi. Burada Osmanlıca dersleri verilmeye başlandığı dönemlerde sadece üniversitelerde Osmanlıca öğretiliyordu. On yıldır Osmanlıca dersleri verilen Kubbealtı Akademisi Kültür Sanat Vakfı Müdürü Mehmet Nuri Yardım, Osmanlıca eğitimine, tarihi gelecek nesillere öğretmek ve bu kursa tarihin sadece tekerrürden ibaret olmadığını aktarmak için, önce amatör olarak başladıklarını söylüyor. Osmanlıca öğrenmek isteyenler için daha sonra farklı seçenekler yavaş yavaş artmaya başladı. Gazeteciler Cemiyeti ve Tarih Vakfı da yıllardır verdikleri Osmanlıca dersleri ile biliniyor. İSMEK’in son yıllarda açtığı Osmanlıca kursları da halkın Osmanlıcaya yönelişinde önemli bir faktör. Ümraniye’den Esenler’e kadar farklı birçok noktada Osmanlıca kursu açan İSMEK’in kursları her yıl yoğun talep görüyor. Son olarak Yapı Kredi Yayınları’nın geçtiğimiz haftalarda açtığı ve Yücel Demirel’in ders vermeye başladığı Osmanlıca kursu da olaya farklı bir boyut getirdi. Kurs için Yapı Kredi Yayınevi’ne günde 100-150 talep telefonu gelmesi de artık Osmanlıcanın eskisi gibi “modası geçmiş” algısının yok olduğunu adeta kanıtlıyor.

Peki ne oldu da birden insanlar Osmanlıcayı keşfetti? Nasıl oldu da TV’nin popüler dizilerinden Kuzey Rüzgârı’ndaki bir sahnede bile Osmanlıca bilen birinin kıymetine atıf yapıldı. Oysa toplum olarak Osmanlıca ile o kadar ayrı düşürülmüştük ki bir vesile ile evimizde bulunan Osmanlıca yazılı metinleri ‘dua’ zannedip başköşeye koyar olmuştuk. Artık geçmiş ile bugünün arasındaki yıkılan köprüyü tamir etmek için insanlar Osmanlıca öğrenmeyi kendileri istiyor. Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Osmanlıcadan kaçmanın mümkün olmadığı tespitinde bulunuyor ve bunun sadece bir özlem ve fanteziden ibaret olmadığını belirtiyor. Dedesinden kalma eski yazılı metinleri okumak için Osmanlıca kursuna başlayan avukat Zuhal Dönmezerçakıroğlu’nun “Geçmişle kopukluk beni rahatsız ediyor.” ifadesi de bunu gösteriyor. Avukat Gökhan Özdemir’in Osmanlıcaya merak salmasına da müvekkillerinin getirdiği eski yazılar sebep olmuş. Fakat öğrendikçe aslında bugüne ışık tutmanın geçmişin kültürünü, dilini, edebiyatını bilmekten geçtiğini fark etmiş. Tarih Vakfı’nda ders veren Doç. Dr. Muharrem Kesik, kursa gelen kişilerin çoğunun sandıklarından çıkan eski yazıları ve tarihî eserlerin üzerinde yazan yazıları anlamak için kursa geldiklerini söylüyor. Eline geçen bir metnin yönlendirmesi ile Osmanlıcanın peşine takılan birçok kişinin Osmanlıca da birçok akademisyenden daha iyi bir seviyeye geldiğini ve birçok kitabın (Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan ‘Cumhuriyet Halk Partisi Grup Toplantı Tutanakları’) ve makalenin hazırlanmasında katkıda bulunduklarını Yücel Demirel’den öğreniyoruz.

Akademi dünyasında işlerin çok iç açıcı olmadığını ne yazık ki biliyoruz. Bugün 120 bin yazma eserin 70 bininin bulunduğu Süleymaniye Kütüphanesi’nde Osmanlıca bilen çalışanların olmadığı haberleri bu durumun trajedisini gösteren bir olaydı. Oysa iyi bir tarihçinin, Osmanlıcayı mükemmel bilmesi gerektiğini söyleyen Dursun Gürlek, İstanbul Üniversitesi’nin kapısındaki şaheseri okuyamayan profesöre nasıl bir unvan verilmesi gerektiğinin düşünülmesinin şart olduğunu söylüyor. Yücel Demirel de aydın sayılmanın bir dil kıstasının olması gerektiğinin altını çiziyor ve “Aydın, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk”unu 1927 dilinden anlayandır.” diyor.

Prof. Dr. Fatih Andı, Türkçeyi ve Türkçe ile oluşturulmuş kültürü, bilimi, edebiyatı dışlamadan bir bütün olarak kavramak için Osmanlı Türkçesinin şart olduğunu söylüyor. Oysa biz Osmanlıcayı okuyamadığımız gibi Osmanlıca kelimelere de çok kısa sürede yabancılaştık. Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin eserlerini dahi anlayacak bir dil zenginliğinden yoksun kaldık. Osmanlıcaya yöneliş aslında bir milletin kendi kültürüne, tarihine ve zenginliğine dönüş. Yoksa amaç bu dilin pratikte kullanılması değil.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Son'suz kitaplar

3/10/2007 · Kategori: Ortaya Karisik



Son'suz kitaplar

Bu sayıda yazarının ölümüyle yarım kalan kitapları derledik. Edebiyat tarihinde pek çok kitap aynı kaderi paylaşıyor. Lord Byron'ın Don Juan'ından Robert Musil'in Niteliksiz Adam'ına; Tanpınar'ın Aydaki Kadın'ından Yusuf Atılgan'ın Canistan'ına kadar birçok başyapıtın son sayfaları yazılamadı.

ÖZGE YALIN
Bazı kitapların kaderi yarım kalmak

Kitapların bize öğrettiği temel gerçektir: Hayat kısa, sanat uzun. Ne var ki, hayatın kısalığı kimi zaman sanatı da kesintiye uğratıyor. Şairinin/yazarının ölümüyle yarım kalan eserler, zamanın sonsuzluğunda kendilerine yer açsalar da hep o yarım kalmışlık duygusunu taşıyorlar. Edebiyat tarihinde, yayımlanmış/yayımlanmamış, başkalarınca tamamlanmış/eksik bırakılmış, yarım haliyle bile bir sanat eseri kimliği taşıyan veya taşımayan “tamamlanamamış” birçok kitap var. Şiire ve öyküye bir parantez açmak gerekiyor belki: Tek başına bir kitap olarak tasarlanan uzun şiirler ve öyküler bir yana, her şairden, öykücüden geriye eksik şiirler, bölük pörçük dizeler, taslaklar kalması kaçınılmazdır. Onun için bu iki edebiyat türünü dosyamızın dışında tutuyoruz.

Türk edebiyatında tamamlanamamış kitapların en ünlüsü, kuşkusuz, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Aydaki Kadın adlı romanı. Romanın taslağı, Tanpınar’ın ölümünden sonra İstanbul Türkiyat Enstitüsü’ne verilen notları arasında bulunmuştu. Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler’de, Aydaki Kadın’ı “çok başka, daha derin ve ferdî meseleleri ele alan bir roman” olarak tanımlıyor. Güler Güven’in yaklaşık 4 bin sayfalık evrâk-ı metrûke arasından ayıklayıp ‘hazırladığı’ roman 1987 yılında yayımlanmıştı. Aydaki Kadın’ın yayımlanmasından sonra, onun artık Tanpınar’ın romanı mı yoksa romana ilişkin taslak ve notlardan yola çıkarak eseri hazırlayan Güler Güven’in yorumu mu olduğu tartışıldı. Gerçek şu ki, Tanpınar eserini tamamlayabilseydi, Aydaki Kadın, şu anda dolaşımda olan biçiminden çok daha farklı olacaktı. Romanın tamamlanamamış olması edebiyatımızın önemli kayıplarından biridir.

Edebiyatımızdaki diğer ünlü ve eksik kalışına hayıflanılacak kitap, Yusuf Atılgan’ın Canistan’ıdır. Yazarın iki başyapıtı Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nden farklı olarak bir dönem hikayesi anlatan Canistan, alışılmış bir Yusuf Atılgan romanı olmayacağının ipuçlarını vermesiyle dikkat çekiyor. Yazarın o bildik yalın, akıcı üslubunun billurlaştığı roman, Yusuf Atılgan romancılığının nereye doğru evrileceğinin işaretiydi belki de. Yazarının tamamlayamadığı Canistan, her Yusuf Atılgan okurunun hayalinde farklı bir sonla bitecek. Türk romanının bir başka ustası, Oğuz Atay ise Eylembilim adlı kitabını tamamlayamamıştı. Atay, günlüğüne, Eylembilim adını verdiği yarım kalan hikâyesini kısa bir roman haline getirmek istediğini yazmıştı. Türk romanı için yepyeni sayılabilecek kurgusuyla Eylembilim, bu haliyle bile Atay’ın ustalığı hakkında okura bir fikir veriyor.

Zarif ustamız Bilge Karasu’nun yarım kalan metinlerinin ise daha farklı bir kaderi var: 1995 yılında aramızdan ayrılan Karasu, ölümünden sonra yayımlanabileceğini düşündüğü metinleri Füsun Akatlı’ya bırakmıştı. Akatlı da bu metinleri, titiz bir hazırlığın ardından Lağımlaranası ya da Beyoğlu adlı kitapta bir araya getirdi. Bitmemiş bir kitap ama gerek kurmaca gerekse öteki metinlerde Bilge Karasu yazınının bütün incelikleriyle orada, ‘tamamlanmış gibi’ duruyor.

Sevim Burak’ın uzun yıllar üzerinde çalıştığı ve hayatının projesi, son gençlik aşkı olarak nitelediği Ford Mach 1 adlı kitabı, yazarın 1983 yılında ölümüyle yarım kalmıştı. Burak, bu karşılıksız aşk hikayesini 1972’de yazmaya başladı, ne var ki sık sık kesintiye uğrayan roman tamamlanamadı. Efsanevî Amerikan arabası Ford Mach 1’e karşı yaşlanmakta olan bir kadınla, o arabaya hiçbir zaman sahip olamayacak Palyaço Ruşen’in aşkını yarım kalmış haliyle okumak daha da iç burkuyor. Şu da bir gerçek: Yarım kalmış bir roman bir yazara yakışacaksa, bu, Sevim Burak olurdu. Edebiyatımızın değeri yeterince bilinmemiş yazarlarından Bahaeddin Özkişi de arkasında yarım kalmış bir roman bırakanlardan. Özkişi’nin, ölümünden önce Âhî Teşkilatı’nı anlatan bir roman yazmaya başladığı ancak 30 sayfa kadar yazdığı romanını tamamlayamadığı biliniyor. Adı belli olmayan romanın bu ilk sayfaları henüz yayımlanmadı.

Tezer Özlü’nün yarım bıraktıkları, ölümünden sonra Kalanlar adlı kitapta bir araya getirildi. Edebiyatımızın üzgün prensesi, yayımladığı üç kitabın ardından 44 yaşında hayata veda ettiğinde Türkçenin özgün kalemlerinden biri olarak anılıyordu. Özlü’nün yayımlamadığı fakat yayımlamak üzere yazdığı günlük ve anlatı parçalarının bir araya getirildiği Kalanlar’ın yeni basımlarına yazardan kalan iki öykü, başka anlatı parçaları ve Zaman Dışı Yaşam adlı senaryo da eklendi. Tezer Özlü’den kalanlar, yazarın günlüğünün, Türk edebiyatında yazılmış en sarsıcı metinlerden biri olduğunu gösteriyor, buna kuşku yok.

Batı edebiyatının yarım kalanları

Batı’da, tamamlanamamış kitapların sayısı edebiyatımıza göre oldukça fazla. Yarım kalmış kitapların tarihi Herodot’a kadar uzanıyor. M.Ö. beşinci yüzyılda, bugünkü Bodrum’da yaşayan Yunanlı tarihçinin ömrü, başyapıtı Herodot Tarihi’ni tamamlamaya vefa etmemiş. Pers-Yunan Savaşları’nın yanı sıra Herodot’un görüp duyduklarını anlatan bu ünlü tarih kitabı, yarım kalmış bir eser. Latin şairi Vergilius da M.Ö. 29 yılında yazmaya başladığı Aeneas Destanı’nı tamamlayamadan ölmüş. Dinî ve siyasî nitelikleri ağır basan bu eser, Avrupa’daki büyük edebî destanların ilki kabul ediliyor.

Yazarların evrâk-ı metrukesine ulaşmanın daha kolay hale gelmesinden olsa gerek, Ortaçağ sonrasında tamamlanamamış eserlerin sayısı artıyor Batı’da. Örneğin, Schiller, 1805’te yazmaya başladığı, konusunu Rus tarihinden alan Demetrius adlı oyununu bitiremeden öldü. Schiller’in ayrıca Der Geisterseher adlı bir romanı da yarım kaldı. Alman şairin çağdaşı olan bir başka büyük şair, Lord Byron da en tanınmış eseri Don Juan’ı tamamlayamamıştı. Edebiyat araştırmacıları, Lord Byron’ın ölümünden yıllar sonra, 16 kantodan oluşan Don Juan’ın 17. kantosunun taslağını buldular. Şairin eserini başka bir biçimde genişletmeyi düşündüğünü gösteren bu kanıt, yazık ki, Byron’ın Don Juan hakkındaki tasarılarına dair daha fazla fikir vermiyor. İngiliz dilinin bir diğer büyük şairi Geoffrey Chaucer da başyapıtını bitiremeden öldü. Chaucer’ın bugün de okunan Canterbury Hikayeleri aslında yarım bir eser. Chaucer, kitabını Aziz Thomas Becket’ın Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan hacıların, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlatacakları toplam 120 öyküden oluşturmayı tasarlamıştı. Ancak tasarısını hiçbir zaman hayata geçiremedi. Canterbury Hikayeleri, günümüze ulaşan haliyle bile dünya edebiyatının başyapıtlarından biri sayılıyor.

İngiliz edebiyatı, yarım kalmış kitaplar bakımından epey zengin. Jane Austen, iki romanını yarım bıraktı ve onlara bir daha dönmedi: The Watsons ve Sanditions. Austen’ın ilk romanı yarım bırakması babasının ölümüne ya da ilk romanıyla yaşadığı hayal kırıklığına bağlanıyor. Sanditions ise yazarın ölümüyle yarım kalmış. Bu dilin bir başka ünlü kadın yazarı Charlotte Bronte da ölürken ardında yarım kalmış bir roman bırakmıştı. Yazarın bu yarım kalan çalışması daha sonra Emma adıyla yayımlandı. John Steinbeck, son günlerinde The Acts of King Arthur and His Noble Knights adlı bir roman üzerine çalışıyordu. Steinbeck’in ölümüyle yarım kalan roman daha sonra o şekliyle yayımlandı. Ünlü Define Adası’nın yazarı Robert Louis Stevenson ise Weir of Hermiston adlı kitabını tamamlayamadan öldü. Christopher Marlowe’un Hero and Leander adlı eseri, yazarın ölümünden sonra George Chapman tarafından yayıma hazırlandı. Nobel ödüllü William Golding, 1993 yılında hayata gözlerini yumduğunda Çatal Dil adlı romanı üzerine çalışıyordu. Olayların Delphi Tapınağı’nda geçtiği romanda Golding, dilin “çift başlılığını”, sözlerin çift anlamlılığını sorgular. Okuru, yazarının da sözcükleri çift anlamlı kullanıp kullanmadığı sorusuyla baş başa bırakan bu önemli roman, yarım kalmış olmasına karşın yayımlandığında büyük ses getirmişti.

İngiliz dilinin bir başka ustası Mark Twain, 1906 yılında yazmaya başladığı otobiyografisini bitiremeden öldü. Twain, ayrıca, The Mysterious Stranger adlı yapıtının 20 yıldan fazla bir sürede üç farklı versiyonunu yazdı, ne ki, hiçbirini tamamlayamadı. Yazarın ölümünden altı yıl sonra bu taslaklar Albert Bigelow Paine tarafından düzenlenerek yayımlandı. Yazdığı birçok roman, klasikler arasında yer alan Charles Dickens da 58 yaşında, son romanı Edwin Drood’un Sırrı’nı bitiremeden öldü. Kimilerince Dickens’ın başyapıtı sayılan kitabın sonu hep bir muammâ olarak kaldı ve edebiyat tarihçileri tarafından defalarca, farklı şekillerde yorumlandı. Deyiş yerindeyse, Edwin Drood’un Sırrı, Charles Dickens’ın sırrı olarak kaldı.

Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından kabul edilen, unutulmaz Muhteşem Gatsby’nin Amerikalı yazarı F. Scott Fitzgerald, The Love of The Last Tycoon adlı romanını hiçbir zaman tamamlayamadı. Bütün yapıtlarında Amerikan rüyasını benzersiz bir ustalıkla anlatan büyük yazarın bu son romanı, yarım haliyle 1941 yılında yayımlandı. The Love of The Last Tycoon, yazarın öteki romanlarıyla karşılaştırıldığında bir başyapıt sayılmayacaktı belki, ama Fitzgerald’ın romanı nasıl tamamlayacağı, ne ölçüde değiştireceği hep merak konusu olarak kaldı. Fitzgerald’ın çağdaşı ve en büyük rakibi Ernest Hemingway de, 1961’deki intiharına giderken yazdığı The Garden of Eden adlı romanını tamamlayamadı. Otobiyografik öğeler taşıyan roman, bitmemiş olmasına rağmen psikolojik derinliğiyle dikkat çeken bir eser olarak tanımlanıyor. Öte yandan, Hemingway’in yarım kalmış romanları yayıma hazırlanırken eserlerin aslına ne kadar sadık kalındığı hâlâ tartışma konusu.

Amerikalı bir başka yazar Truman Capote de Answered Prayers adlı romanını tamamlayamadı. Capote’nin tefrika ettiği bu romanı, New York’un dejenere sosyete kesimini anlatıyordu. Yayımlandığında epey gürültü kopardı fakat tamamlanamadı. Romanlarını İngilizce kaleme alan bir başka usta, Vladimir Nabokov da ölümünden önce, son romanı The Original of Laura’nın yarısını yazmıştı. Ancak tamamlanmamış şeyleri hiç sevmeyen Nabokov, romanın bu haliyle yayımlanmasını istemedi. Romanın, edebiyat tarihçilerinin iştahını kabartan kimi bölümleri bugüne kalmış olsa da The Original of Laura’nın, Nabokov’un bıraktığı haliyle gün yüzüne çıkıp çıkmayacağını zaman gösterecek. Polisiye ustası Raymond Chandler ise Poodle Springs Mystery adlı romanını bitiremedi. Yazar, 1959 yılında öldüğü zaman, bu son romanının ilk dört bölümünü yazmış ve taslağını hazırlamıştı. Chandler’ın ünlü dedektifi Philip Marlowe’un artık evli bir dedektif olduğu roman, 1988 yılında Robert B. Parker tarafından Poodle Springs adıyla “tamamlandı”. Poodle Springs Mystery, görünürde bitmiş bir roman olsa da ‘aslında’ yarım kalmış bir polisiye. İngiliz dilinin en üretken yazarlarından Jack London da ardında yarım bir roman bıraktı. Daha sonra London’ın bu romanından The Assassination Bureau adlı film uyarlandı.

İngiliz edebiyatı kadar değilse bile Fransız edebiyatında da birçok önemli yazarın yarım kalmış eserleri var. Örneğin, Alexander Dumas’nın bir Fransız gazetesinde tefrika ettiği fakat 1870 yılındaki ölümüyle eksik kalan Le Chevalier de Sainte-Hermaine (Sainte-Hermaine Şövalyesi) adlı romanı, Claude Schopp adlı Dumas uzmanı tarafından tamamlanarak yayımlanmıştı. Schopp, romanı Fransa Ulusal Kütüphanesi’nde bulmuş ve bir bölüm daha ekleyerek sonuca bağlamış. Üç Silahşörler, Kamelyalı Kadın gibi dünyaca ünlü yapıtların yazarı olan Aleksander Dumas, bu yapıtını Fransız İhtilali sonrası yazmaya başladığı bir üçlemenin son kitabı olarak kaleme almıştı. Fransız edebiyatının ustalarından Gustave Flaubert, Tahsin Yücel’in Türkçeye Bilirbilmezler adıyla çevirdiği Bouvard et Pécuchet adlı romanını bitiremeden öldü. Roman, Flaubert’in ölümünden bir yıl sonra eksik kaldığı şekliyle yayımlanmıştı. Balzac ise efsanevî tasarısı İnsanlık Komedyası’nı tamamlayacak kadar uzun yaşayamadı. Yazar, 140 civarında romandan oluşacak bir eser tasarlıyordu. Geride 100’e yakın roman bırakan Balzac, yazmayı istediği ve kafasında kurguladığı 48 romanı yazamadan öldü.

Yirminci yüzyıl Fransız edebiyatının önemli isimlerinden Albert Camus, bir trafik kazasında hayatını kaybetmeden önce üzerinde çalıştığı Le Premier Homme (İlk Adam) adlı romanını bitiremedi. Bu otobiyografik romanın taslağı, Camus’nun trafik kazası yaptığı yerin yakınlarında, çamurun içinde bulunmuştu. İlk Adam, 1995 yılında, yazarının bıraktığı haliyle yayımlandı. Bazı eleştirmenler, bu yarım kalmış romanın, Camus’nün en başarılı eseri olduğunu öne sürüyor. Daha da önemlisi, Camus bu romanın, başyapıtı olacağına inanıyordu. İlk Adam’ın aslında “bitmiş” bir roman olduğunu söyleyen eleştirmenler olsa da, yaygın kanı yarım kalmış bir roman olduğu yönünde. Andre Malraux’nun yarım kalan romanı ise Les Noyers de L’Altenburg. Malraux, bunu Melekle Savaş adlı bir dörtlünün ilk kitabı olarak tasarlıyordu. Gestapo tarafından büyük kısmı yakılan kitap, daha sonra İsviçre’de Melekle Savaş adıyla yayımlandı.

Çağdaş Rus edebiyatının kurucularından biri olarak kabul edilen Puşkin, bir düello sonucu hayata veda etmeden önce birden çok eseri aynı süreçte yazıyordu. Bunlardan Goryukhino Köyü’nün Hikayesi’ni, Mısır Geceleri’ni ve tarihsel romanı Büyük Petro’nun Arabı’nı tamamlayamadı. Puşkin’in ölümünden sonra popülaritesi iyice artan Rus yazar Gogol, Ölü Canlar adlı en ünlü romanının ikinci bölümünü şöminede yakarak “yarım bıraktı”. Gogol’ün tamamlayamadığı, sadece taslaklarını kaleme aldığı Dördüncü Dereceden St.Vladimir Nişanı adlı oyunu da ölümünden sonra Sasa Preis tarafından tamamlandı.

Alman edebiyatının büyük ustası Thomas Mann, 1954’te yazmaya başladığı Die Bekenntnisse des Hochstaplers Felix Krull (Felix Krull Adlı Dolandırıcının İtirafları adlı yapıtına son noktayı koyamadı. Bu dilin bir başka büyük romancısı, Robert Musil de başyapıtı Niteliksiz Adam’ı bitiremedi. 1921 yılından 1942’deki ölümüne kadar hemen her gün romanı üzerine çalışan Musil, eserin ilk bölümünü 1930’da, üçüncü bölümünü ise 1933’te yayımlamıştı. Tamamlanmadan kalan dördüncü bölümün yayımlanması yirmi yılı aşkın bir süre sonra gerçekleşti.

Ingeborg Bachmann, Malina’yı Ölüm Türleri üst başlıklı bir dizi içinde düşünmüşü. Bu tasarısını hayata geçiremedi. Yirminci yüzyılın en önemli Çek şairlerinden sayılan Vitezslav Nezval, 1958 yılında, yazmakta olduğu otobiyografisini tamamlayamadan öldü. Georges Perec, 1981 yılında Avustralya’da yaratıcı yazarlık dersleri veriyor, 53 Gün adlı romanını yazıyordu. Akciğer kanseri olduğunu öğrenince Fransa’ya döndü. 1982’de, Parma Manastırı’nın 53 günde yazılmış olmasına gönderme yaparak 53 Gün adını verdiği romanını tamamlayamadan öldü.

Felsefe tarihinin yarım kalanları

Yarım kalan bunca edebiyat eserinin yanında, felsefe tarihinden örnekler de yok değil. Felsefe tarihindeki yarım kalmış eserler Platon ile başlıyor. Platon’un yaşlılık döneminin dev eseri Nomoi, filozofun bir öğrencisi tarafından son şekline getirilmiş. Politikaya atfedilen bu son çalışma, devletin ahlaki temelde kurulması ve yurttaşların da buna göre yetiştirilmesi talebinin, Platon düşüncesinin baştan sona izlediği bir kaygı olduğunu gösteriyor. Platon’un ömrünün yetmediği bir başka çalışma da Kritias adlı diyalog. Eser, Platon’dan yaklaşık 10 bin yıl önce, efsanevi ada Atlantis’in batışını anlatıyor. Batı felsefe tarihinin bir başka önemli ismi, Aziz Thomas Aquinas, 1273 yılında yazdığı Summa Theologiae adlı, mistik deneyim üzerine yazmaya başladığı eserini bitiremeden öldü. Felsefe tarihinin kendinden sonraki kuşaklar üzerinde en etkili olmuş filozoflarından Karl Marks, Das Kapital’in sadece ilk cildini yazabildi. Marks’ın ölümüyle yarım kalan kitabın ikinci ve üçüncü ciltleri ise Engels tarafından hazırlanmıştı. Bir başka Alman filozof, Nietzsche, Güç İstenci adlı projesini tamamlayamadı. Blaise Pascal, 39 yaşında, en çok önem verdiği eseri Hıristiyan Dininin Savunması’nı yazmayı bitiremeden öldü. Fransız filozof Maurice Merleau-Ponty, 1959 yılında çok yönlü fenomenolojisini ortaya koyan Görünür ile Görünmez adlı eserini yazmaya başladı. 1961 yılında, kitabı tamamlayamadan öldü. Michel Foucault’nun eseri Cinselliğin Tarihi de düşünürün 1984’teki ölümüyle yarım kaldı.

Kitapların da bir yazgısı var: Son’suz olmak, sonsuzlukta var olabilmek için bazı kitapların şansıdır belki de...


Sevgi Soysal’ın öksüz kitabı: Hoş Geldin Ölüm

Hoş Geldin Ölüm, Sevgi Soysal’ın erken gelen ölümüyle yarıda kalmış son romanı olmanın ötesinde, yazarlık serüveninde bir kırılma noktasının da ipuçlarını veriyor. Yarım kalmış bir roman ama daha çok, henüz başlanmış bir romandır aslında Hoş Geldin Ölüm. Romanın harfleri ikinci bölümün ortalarında, karakterler henüz şekillenmiş, romana yeni karakterler daha birkaç sayfa önce girmişken silikleşmeye başlar. Ancak bu kısa başlangıç bile, Soysal’ın fırtınadan geriye ne kaldığını daha mesafeli, eleştirel ve nesnel bir bakışla irdelemeye başladığını göstermeye yetecektir.

Alışılagelmiş değildir, coşkudan uzak bir karakterin dökülmesi Soysal’ın kaleminden, oysa Hoş Geldin Ölüm’ün başkişisi Sema durgundur, yorgundur... Soysal’ın eserlerinde biyografik unsurların hâkimiyetini bilen okura tam da bu yüzden hüzün verir Hoş Geldin Ölüm, Sema’nın durgunluğunu Soysal’ın yorgun kalemine bağladığından... Hoş Geldin Ölüm’e adının çağrıştırdığı ölüm gölgesinin, kısmen bir veda hüznünün hâkim olduğu söylenebilir ama bir yandan da inadına umut ışığını yadsımaz. Sevgi Soysal’ın daktilosuna son dokunuşları, şu üzerinden geçmediğini düşündüren cümleyi dile döker: “Anneannesi, Fransızca sözünü duyunca, bu evde kendisine değer verilen tek sözü duymuş olmanın yumuşamasıyle çıkışmıştı.” (harf hatası orijinal) Bu, Soysal’ın son yazınsal cümlesidir. Okur, bu nereye koyacağını bilemediği cümle ile, bunun ölümden bir önceki cümle olduğuna inanamayarak; yazar yorulup kısa bir çay molası vermiş, dönecek, daktilosunun başına oturacak ve Sema’nın yarım kalan çocukluk anısını anlatacak beklentisiyle harflerin karşısında öylece kalakalır. Soysal’ın daktilosunun başından bu niyetle kalktığından pek de şüphe duymadan...


Kafka, Amerika’yı neden tamamlamadı?

Amerika, Kafka’nın ilk romanıydı. Fakat yazar üç yıl boyunca aralıklarla üzerinde çalıştığı romanını tamamlayamadı. Kafka’nın bitirince Kayıp Kişi (Der Verschollene) başlığıyla yayımlamayı düşündüğü eserin fragmanı, yazarın ölümünden sonra, 1927 yılında Max Brod tarafından Amerika adıyla yayımlandı. Romanın başkişisi Karl Rossmann, kendisini baştan çıkartan bir hizmetçi kızdan gayri meşru çocuğu dünyaya geldiği için ebeveynleri tarafından evden kovularak Amerika’daki amcasının yanına gönderilir. New York’a ayak bastığında bir anlamda vatansızdır artık. On altı yaşındaki naif Karl’ın bu yeni ve soğuk dünyada kendine yer bulamayacağı, daha romanın başındaki New York Limanı’na giriş sahnesinde Özgürlük Anıtı’nı gördüğünde belli olur: Heykelin elinde tuttuğu şey meşale değil, Karl’ın başına geleceklere işaret eden kılıçtır. Acımasız kapitalizm ve onun insanlar arası ilişkilere yansımaları… Amerika, Kafka için modern toplumun bir metaforu durumundadır. Avrupa’da tutunamayan Karl, burada da tutunamaz. Bir otelde asansörcülük yapmaya başlar. Bu otelin, arka planda kalan, anonim güçler tarafından yönlendirilen karma karmaşık ve anlaşılmaz yönetim yapısı da ona bu devasa iktidar mekanizması karşısındaki güçsüzlüğünü hissettirir. Karl’ın büyük güçler karşısındaki bu çaresizliği, Kafka’nın sonraki yapıtları için iyi bir işaret taşı olarak değerlendirilebilir.


Kim, hangi eseri yarım bıraktı?

Ahmet Hamdi Tanpınar Aydaki Kadın

Yusuf Atılgan Canistan

Sevgi Soysal Hoş Geldin Ölüm

Oğuz Atay Eylembilim

Sevim Burak Ford Mach 1

Tezer Özlü Batı Günlüğü

Şeyhî Hüsrev ü Şirin

Herodotos Herodotos Tarihi

Platon Kritias, Nomoi

Vergilius Aeneas Destanı

St. Thomas Aquinas Summa Theologiae

Geoffrey Chaucer The Canterbury Tales

Lord Byron Don Juan

Schiller Der Geisterseher ve Demetrius

Blaise Pascal Hristiyan Dininin Savunması

Friedrich Nietzche Güç İstenci

Honore dé Balzac İnsanlık Komedyası

Alexandre Dumas Le Chevalier de Sainte-Hermaine

(Sainte-Hermaine Şövalyesi)

Gustave Flaubert Bilirbilmezler

Thomas Love Peacock Calidore, Satyrane

Jane Austen The Watsons, Sanditions

Charlotte Bronte Emma

Mark Twain The Autobiography, The Mysterious Stranger

Charles Dickens Edwin Drood’un Sırrı

Robert Louis Stevenson Weir of Hermiston

Jules Verne Voyage of Discovery

Aleksandre Puşkin Mısır Geceleri,

Büyük Petro’nun Arabı, Goryukhino Köyü’nün Hikayesi

Gogol Ölü Canlar, Dördüncü Dereceden St.Vladimir Nişanı

George Bernard Shaw An Unfinished Novel

John Steinbeck The Acts of King Arthur and His Noble Knights

Robert Musil Niteliksiz Adam

Franz Kafka Amerika

Thomas Mann Die Bekenntnisse des Hochstaplers Felix Krull

(Felix Krull Adlı Dolandırıcının İtirafları

Henry James The Ivory Tower, The Sense of the Past

Ralph Waldo Ellison Juneteenth,

C. S. Lewis The Dark Tower

Bulgakov Siyah Kar

Italo Svevo Further Confessions of Zeno

Christopher Marlowe Hero and Leander

Yaroslav Haşek Aslan Asker Şvayk

Patrick O’Brian Final, Unfinished Voyage of Jack Aubrey

F. Scott Fitzgerald The Love of The Last Tycoon

Ernest Hemingway Islands In the Stream, The Garden of Eden

Truman Capote Answered Prayers

Vladimir Nabokov The Original of Laura

Andre Malraux Les Noyers de l’Altenburg: A Caveat

Albert Camus Le Premier Homme (İlk Adam)

Raymond Chandler Poodle Springs Mystery

Ruben Salazar A Stranger’s House

Douglas Adam Salmon of Doubt

Sjöwall-Wahlöö Martin Beck polisiye dizisi

Georges Perec 53 Gün

Gundulic Osman adlı uzun, epik şiir

Karl Marks Das Kapital

Maurice Merleau-Ponty Görünür ile Görünmez

Michel Foucault Cinselliğin Tarihi

Ingeborg Bachmann Ölüm Türleri

William Golding Çatal Dil

Vitezslav Nezval Otobiyografi

Füruğ Ferruhzad İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına

Soseki Natsume Işık ve Karanlık

J.R.R. Tolkien Hurin’in Çocukları

Sophie D. Coe Çikolatanın Gerçek Tarihi

Joan Bodon The Toulouse Cross, The New Co-operative,

The October Fair, The Man I Was

Jean Patrick Manchette Mavi Kanlı Prenses

Sayı: 21
Bölüm: Kapak

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Çok satanlar listesi edebiyata hasret kaldı

11/8/2007 · Kategori: Ortaya Karisik

ALİ PEKTAŞ
Son birkaç yıla kadar edebiyat kitapları ‘çok satanlar’ listesindeydi. Fakat bu yıl listelerde romanları, hikâye kitaplarını görmek mümkün değil... 101’li kitaplar, ‘gül’lü, ‘böcek’li,’ ‘secret’lı kitaplar dolduruyor çok satanlar listesini.

Çok satan listeleri edebiyata hasret kaldı. Oysa birkaç yıl öncesine kadar edebiyat kitapları, listelerin başında yer alıyordu. Ancak artık listelerde romanları ve hikaye kitaplarını görmek mümkün değil. Önce 99’lu, 100’lü, 101’li kitaplar, ardından Gül’lü, böcekli, ‘Secret’lı kitaplar doldurdu çok satan listelerini. Yeni bir şey bulamayan okur da ‘Non Fiction’ (edebiyat dışı) olan bu kitaplara yöneldi. Geçtiğimiz yıllarda, özellikle Türk romanları ne çok satan listelerinden ne de okurların ellerinden eksik olmuştu. Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit ve Ahmet Altan’ın romanları çok satanlardan akla ilk gelenler.

Kişisel gelişim kitapları, iş arayan ve kariyer yapmak isteyen gençlerin el kitabı olurken, son yıllarda iyice ısınan dünya gündemi de okura içinde bol komplo teorilerinin bulunduğu kitaplar sunuyor. Örneğin son üç aydır gündemi meşgul eden cumhurbaşkanlığı seçimi de iddialarla dolu kitapları beraberinde getirdi. Peki ne oldu da böyle oldu? Yayıncılara göre; geçtiğimiz yıl romanlar çok satınca yayınevleri de birçok roman bastı. Fakat belli isimlerin dışında romanlar satılmayınca, mali durumlarını düzeltmek için böyle bir yol seçtiler. Yani bu sene yayınevleri çok az edebi kitap yayımladı. Eleştirmenler, çok satan listelerinin okurun ve edebiyatın aleyhinde işlevi olduğuna inanıyor. Yazarlar, “Hayır efendim edebiyat eserinin belli bir okur kitlesi vardır. Çok satan çok okunur mu? Fakat bir romanı en az üç dört kişi okuyor” diyerek bu durumu yorumluyor. Çok satanlar listesini anlamak için konunun muhataplarına sorduk. Hepsi olayı kendi penceresinden yorumladı.


Çok satan listeler 2007

İnkılap Kitabevi
* Secret
* Türkiye’de Ölmeden Önce Yapılması Gereken 101 şey
* Musa’nın Çocukları
* Aşıklar Korusu
* Musa’nın Gülü
* Musa’nın Mücahidi

Kitapyurdu.com
* Secret
* Türklerin Tarihi
* Her Şey Seninle Başlar
* Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek
* Musa’nın Gülü
* Maskesiz Soygun/Bir AKP Belgeseli


Doğan Hızlan (Eleştirmen):
Okuru ne yazık ki çok satan listeleri yönlendiriyor

Okuru şimdi ne yazık ki, çok satanlar listesi yönlendiriyor. Ortada bir etkileşim gerçeği var, çok satıyor bu kitaplar. Şimdi bu öyle bir şey ki; insanların bilgi aldığı kitaplar (non fiction). İnsanların bilgi aldıklarını sandıkları, insanların bir şey kazandıklarını sandıkları kitaplar. Belki öğrendikleri bir şey vardır ama bir de öğrendiğini sandığı kitaplar var. Ben bu türlü kitapların edebiyat okurunu yanlış yönlendirdiği, edebiyatın aleyhine olduğu kanısındayım. Burada medyaya önemli bir görev düşüyor; gerçek edebiyat kitaplarını ön plana çıkarmalı, bunlar hakkında gündem oluşturarak okura bu kitapları göstermeleri gerekiyor.

***

Elif Şafak (Yazar):
Edebiyat her zaman kendi okuruyla buluşacaktır

Özellikle romanları tek kişi okumuyor. Kendisi okuduktan sonra, başkalarına da veriyor. Romanın görünenin ötesinde bir okur kitlesi var ve ben onu hiç yitirdiğini düşünmüyorum. Ben bir kitabın başka kitabın okunmasına engel olacağına inanmıyorum. Kitaplar severek okunuyorsa ancak insanlarda başka kitaplar okuma arzusunu kamçılayabilir. Ben bunu o kadar rahatsız edici bulmuyorum. Beni kaygılandıran başka bir şey var: Ortalıkta çok fazla bilgi kirlenmesi var. Onun ölçüsü yok. Bazı kitaplar çok satıyor diye, edebiyatın bundan zarar göreceğini ya da edebiyat okurunu olumsuz etkileyeceğini düşünmüyorum.

***

Metin Celâl (Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri):
Yayıncılar ve okur, edebiyat dışı eserlere yöneldi

Geçtiğimiz senelerde ülkemizde çok sayıda roman yayınlandı. Özellikle Türk yazarların romanlarıydı bunlar. Okurda da bir doygunluk oldu ve dikkat edersek bu yıl edebiyat eseri bakımından çok verimli bir yıl değil. Geçtiğimiz yıl yayıncılar bu etkiyle birçok roman yayınladı; fakat bunların çoğunu satamadılar. Bu yüzden yayıncılar ve okuyucular edebiyat dışı eserlere yöneldiler. Edebiyattan kaçış olunca diğer kitaplar çok okunanlar listesindeki yerini alıyor. Bir de şu var. Eskiden insanlar tatile giderken çantalarına kitap doldururdu. Maalesef gençlerin ve çocukların kitap okuma alışkanlığı yok.

***

Arif Ay (Şair):
Edebiyat eserlerinin okuru her zaman az olur

Öğretmeni okumayan, öğrencisi okumayan, öğretim üyesi okumayan, devlet adamları, siyasetçileri ve askerleri okumayan bir ülkede ‘çok satan’ ne anlama geliyor? Az satan ne kadar az satıyor? Çok satan ne kadar çok satıyor? Türkiye’de üniversite sayısı, yüzü aştı; fakat birkaç büyük şehrin dışında kitabevi olan şehir yok. Çok satanlar, bu çok satışı nerede gerçekleştiriyor? Tabiatın kuraklaşmasından önce insan kuraklaştı. Asıl afet insanın kuraklaşmasıdır bence. Sanat edebiyat eserlerinin okuru sınırlıdır. Ben hiçbir zaman çok satılan bir kitap okumadığım için onların ne menem bir şey olduğunu da bilmiyorum.

Sayı: 89
Bölüm: Aktuel

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::