Kuşatılmış Hayat Melodramları
6/10/2008 · Kategori: Siir - Oyku - Yazi alintilar
Artık karşılaştığımız insanların çoğu kilo verdiğimizi veya aldığımızı söyleyerek konuşmaya başlıyor. Uzun süredir görüşmemiş olsak da konuşma bu sözlerle başlıyor nedense. Oysa onca zamandan sonraki ilk karşılaşmamızda daha derin cümleler kurarak sohbete başlamamız gerekmez mi?
Gözlerimizin içine bakıp, oralarda, daha derinlerde yer tutan bir duyguyu anlamak, kilo alınıp alınmadığını anlamaktan daha zor. “Birbirimizin içine bakabilmek” yetisini kaybettik. Bu yüzden de bir bakıştan anlaşılabilecek özelliklerimizle başlıyoruz konuşmaya.
Peki bir dostu sokaktaki herhangi bir insandan ayırt eden şey nedir?
**
Babam evde yoksa, okula giderken mahallemizdeki bakkalımızdan harçlık alabileceğimizi biliyorduk. Şimdi “bir çocuğun marketten harçlık isteyebilmesi” fikrine ne kadar uzak duruyorsak, hayat o kadar acımasız ve mekanik bir hale dönmüş demektir.
Bakkal, komşu, mahallenin delikanlısı, pencere önü teyzeleri…
Bütün bunlar katı kuşatmanın içinde açılan delikler olarak hayatımızı kolaylaştırıyordu. Şimdi nefes alacak küçücük bir aralık bile kalmadı.
Bu kuşatmanın sonunda, ruhlarımızı işgalden korumanın bir yolu yok gibi!
Kapitalizm, insanların birbirlerine merhamet duymasını engelleyebilmek için yüzyüze iletişim yerine kurumsal kimliklerin iletişimini önceler.
Merhamet, modern ekonomik ilişkilerde en büyük günahlardan biridir. Bir hesap hatasından veya stratejik yanlışlardan geri dönmek mümkündür. Oysa merhamet geri dönülemez bir zaaf olarak algılanır.
Bir yoksulun yüzüne bakan insanda küçücük bir vicdan kırıntısı bile varsa, o yoksula yardım etmek ihtiyacı doğar. Oysa bir markete herhangi bir şirkete girdiğinizde insanlarla değil, soyut bir kurum kimliğiyle muhatap olursunuz.
“Sonra öderim” sözünü duymayalı ne kadar uzun zaman oldu…
Kapitalizm yüzyüze bakmamaktır.
Kapitalizm insansızlıktır.
**
Bir pazar yerinde, tezgahlar kalktıktan sonra sokaklarda dolaşıp, yere atılan sebze ve meyvelerden toplayan kadınlar kimsenin yüzüne bakmazlar.
Biz de onların yüzüne bakamayız aslında.
Usulca yere eğilip, yerde duran sebzelerin arasından seçtiklerini koyu renk pazar çantalarına koyarlar.
Öyle zannediyorum ki, o kadınların komşuları da bundan habersizler. Yada habersizmiş gibi yapmak en rahatı.
O kadınlar insanlığın günahlarını toplamak için akşam üzerleri yeryüzüne inen mitolojik varlıklar gibi.
Abartıyorum. Düpedüz gerçekler işte! Utancımdan böyle söylüyorum.
Tarik Tufan
http://www.tariktufan.com/kusatilmis-hayat-melodramlari/Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim
11/8/2008 · Kategori: Siir - Oyku - Yazi alintilar
Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü bir odaya toplaşıp, annenin yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmayı özlemek gibidir.O şehirlerin sokakları, annenin ellerine benzer. Ağrıdan çatlayacak gibi duran alnını okşar durur gecenin bir yarısında. Annelerin duası varsa, şehirlerin de duası vardır mırıldanıp durduğu.
Bu başağrılarım beni öldürecek biliyor musun?
Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim. Tanrı şehrine gidelim.
Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.
Tarhana çorbası içer gibi içimize çekelim, gökyüzünde yaratılıp yeryüzüne indirilen bu şehrin sokaklarını. Kudüs’ün bulutlarından tespih yapıp “subhanallah” çekelim.
Peygamber sükunetine erelim şehrin sokaklarında. Tur’a çıkalım. Bağıralım boğazımızı yırtarcasına; “Rabbimiz biz de aşk ehliyiz bize de yüzünü göster!”
Tur Dağı paramparça olsun, kalbimiz paramparça olsun aşktan.
Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.
Meryem sırtını o ağacın gövdesine yaslayıp, bir intifada doğursun. Alnında biriken terleri silelim. Ellerinden sıkıca tutalım. Rabbimiz kuruyan ağacın dallarına meyveler versin.
Yahya peygamberin yanında büyüsün çocuklar. Elleri taş tutacak yaşa gelsin. Kalpleri aşk tutacak yaşa.
Sokaklarına atalım kendimizi. Adımızı söyleyelim kontrol noktalarında. Horlanalım, ezilelim, bekleyelim saatlerce. Vazgeçmeyelim inatla.
Kalk Kudüs’e gidelim sevgilim.
Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Bak şu küçük çocuk var ya vuracaklar onu! Hani babasının arkasında duran. Başını babasının sırtına dayayan çocuk. İşte o! Vuracaklar birazdan onu. Çöp bidonlarının arasında dolaşalım. Endişe etme çocukların kalbine değen kurşunlar sekmezler hiçbir yere.
Mescide gidelim. Yıkılacaksa üzerimize yıkılsın boşver. Sen elimi sıkı tut korkma.
Mescide gidelim. Bir bayram namaza kılalım şehirle birlikte. Zekeriya’nın yanında saf tutalım. Ve Musa’nın ve İsa’nın ve Yakup’un. Bekle birazdan Ömer de gelir buralara.
Şu beyaz sakallı adamı görüyor musun? İşte onun tekerlekli sandalyesini itelim birlikte. Nereye gitmek isterse oraya. Hayfa’dan aldığımız portakalları ikram edelim, o çok sever.
Birlikte Zeytindağı’na çıkalım şehre bakalım doya doya.
Kalk Kudüs’ gidelim sevgilim.
Tanrı bizi gözetsin, korusun, kollasın Kudüs hatırına. Kalbimizin ağrısı, başımızın ağrısı, ruhumuzun ağrısı hafiflesin şehre yaklaştıkça.
Tarık Tufan
Rüzgârı acıtan doğu
11/8/2008 · Kategori: Siir - Oyku - Yazi alintilar
Suskun ve kederli
Bıraktım kendimi toprağına
Kalbim bekle diyordu
Bir tapınak bu geç olmadan.
Ama geciktim
Gölgesi kalmış duvarların
Kendileri gitmiş uzaklara
Doğu diyorum bazan
Rüzgârı acıtan doğu
Yeter mi anlamama.
Avunmak için
Dörtlükler ve haritalar
Topladım çantama
Taşlar biriktirdim
Saçlarımı uzattım kahırla.
Senden konuşan
O tuhaf kalabalığın ortasında
Baktım dağ göllerinin derin uykusuna
Görünen tüm yollara baktım
Gücüm yok
Acıyan yaralarını sormaya
Orada
Tanrının biliniyor kuşlar
Kadınlar tanrının biliyor kuşları
Ve soruyorlar ona
Tanrım ne yaptık sana
Kuşlarının kanatlarını mı kırdık
Ne yaptık sana
Tanrı sessiz
Annem kadar sessiz
Bakarak
Neden bekliyorsunuz burada
Diyordu kalanlara
Ah sevgili ten
Neden bekliyorsun burada
Alıp kokunu git
Git
O acı rüzgârın ardından.
Bejan MATUR
Hadi git bana biraz İstanbul getir.!
27/9/2007 · Kategori: Siir - Oyku - Yazi alintilar

Hadi git bana biraz İstanbul getir.!
..Ve paylaştır her bir semtini her bir güzele..
Hadi git bana bir avuç İstanbul getir .
Fatih denince akla Fatih Sultan Mehmet gelsin . Sadece onun , Sevgililer Sevgilisi'nin (c.c.) iltifatlarına nail olabilmek için henüz on üç yaşında yastığına İstanbul'un haritasını çizen Sultan Fatih gelsin akla .
Sonra Yavuz gelsin . Dünyalara meydan okuyan, kul gibi yaşayan ve bu dünyanın velvelesinden sıkılıp Mevlâ'ya (c.c.) kanat açan Sultan Selim gelsin akla .
Eyüp denince hemen o gelsin akla. Sevgili'nin (c.c.) gül cemalini görmüş, gül hatırını almış, onu evinde misafiri yapmış, İstanbul için savaşmış biri çıksın ortaya. O gelsin aklımıza ve Rasulüllah'ın (c.c.) mihmandarı Eyüp Sultan gelsin meydana ..
Üsküdar dan yükselen ezan sesleri kaplasın sahili . Bir sevdalılar beldesi olarak üsküdar gelsin akla ve onun bir zamanlar kadı Mahmut'u , sonra derviş Mahmut'u, daha sonra ise Üsküdar'ın bir tanesi olarak Aziz Mahmud Hüdayi gelsin aklımıza .. Hani bir keresinde hocasının abdest suyunu göğsüne basarak aşkının ateşiyle ısıtmıştı ya suyu .. İşte o su kadar sımsıcak Üsküdar bir başkadır gönüllerde ..
Ah İstanbul .
Hadi git bana kendini getir.. Bana bir aşığın gözyaşlarıyla ıslanmış dudakları kadar temiz ve sıcak kendini getir. Bir dünya harikası Sultanahmet'inle, Mimar Sinan denince akla gelen onca tarihinle, türbelerinle, caddelerinle, sokaklarınla ve her şeyinle gülerek gel.
Ama Hayır ! ..
Böyle geleceksen hiç gelme. Kendine gel sonra gel.
İstanbul kendini anlat bana. Niçin mahzun gibisin? Neden eskiden olduğu gibi gülmüyorsun? Yakışmıyor sana gülmemek . Yakındığın şey nedir? Bu kadar elem ve kederin neden?
Söyle İstanbul ..
Biliyorum insanların yüzünden. İnsanlar olarak kirlettik seni ve lâyık olamadık güzelliğine. Caddelerin şehvet kokuyorken, sokakların beton yığınları arasında kaybolmuşken, hepsi birer şaheser değerindeki camilerinde üç beş ihtiyar huzura dururken, sahibin Fatih'in Türbesi yanında zamanın güya delikanlıları ve hanımefendileri sarmaş dolaşken, kimileri ezan sesini duymamak için pencerelerini sıkı sıkı kapatırken gülemezsin elbette.
Fakat içindeki iyilerin hürmetine, sabah namazlarında ışıkları yanan bir avuç cennet sevdalısının hatırına ve sırf seni sevdiği için, İstanbul sırf senin için gecenin zifiri karanlığında semaya dönen kalplerin döktüğü gözyaşları için Sen Ağlama..
Onlar ağlar senin yerine.. Biz ağlayalım ağlayamadığımıza..
Affet bizi İstanbul .
Biz seni çok seviyoruz ..
Haydi gül
GÜL İSTANBUL
Turkuaz Yankisi
20/9/2007 · Kategori: Siir - Oyku - Yazi alintilar

gidiyorduk…
zaman üstümüze düşüyordu
asma çalıntısı üzüm tanesi aşk
dudağı buruk buğusu sus…
alışıyorduk…
zaman devşiriyordu bizi
saklı merhabalarda uyanınca
esneyen tende beyazlanırdı sabah
bir kuş pencerenin tozunu alır
kanatlarını çırparak
günaydın düşürürdü
güneş saçlarında süslenir
sokaklar ıssızlığını çıkarır üstünden
tanıdık maviyi kucaklar sabırsız gök
çoğalarak her sabah…
düşlenirdik…
uzaklar geçer gecelerde simsiyah
dudağı biriken yalnızlık kuytusu
ne vakit ağaçlar kesilse
kuru bir dala konar renksiz kuşlar
kısık bir ıslık çalar yüzümde sararan fotoğraflar
eksik sözleri yontar heykeller
ellerin ellerime dokunur ne vakit düşünsem
dilime lal vurur alevi maviden
ne vakit…
sıcak misafirimdir yazlı yanın.
alınırdık…
kısa kalan çubuk
elimiz büsbütün hüzün
çekerdi…
içlenirdik…
kadının yüzü saklı bir coğrafya
turkuazlığı ulanır yenilenir söz
rüzgâr önüne katar hüzünleri
savruk bir türkü çalar
ansızın yüzüm olursun
yüzün yüzüme tanıdık
gözün değdiği yere bakar
yıkılmış boş ev duvarlarını örer
tavanda zembiller yanar güldüğün zaman
ömrümü verir kimsesizliğim
tatlanır üzüm esriği asmalar…
dilenirdik...
kaç akrep yelkovana sarılır sımsıkı
akılsız bir düş yuvalanır hücrelerine
hangi bağda kalır ellerimin tadı
dilime dokunmayan üzüm kokusu
bırak sussun asmalarda morlar sarılar
mahzenler şarap tortusu…
Neslihan Yazıcılar
« Önceki ::